Mali Kural’ın gündemden çıkması, orta vadeli programın ve mali planın yasal süresi geçtiği halde hâlâ açıklanmamış olması, neredeyse genel seçim havasına dönüşen referandum tartışmaları ekonomi gündemine damgasını vurmaya devam ediyor. İktisatçılar ve piyasadaki aktörler özellikle çok önceden açıklanmış olan mali kuralın niçin gündemden düştüğünü tam olarak anlayabilmiş değiller. En anlaşılabilir açıklama gelecek yılın genel seçim yılı olması ve hükümetin böyle bir yılda elini kolunu mali kuralla bağlamak istememesi. Bu açıklama makul geliyor ama bu sefer de mali disiplinin seçim için feda edilebileceği endişesi kafaları karıştırıyor. Bu arada işsizlik oranından özel kesim kısa vadeli dış borç stokuna kadar birçok önemli veri ve bilgi akıp geliyor önümüze. Daha onları analiz edemeden yurt dışı veriler ve bilgiler gelmeye başlıyor. Aslında yaz mevsimi ve ekonomide heyecan verici fazla bir şey olmaması gerekiyor ama bu yıl biraz istisnai bir yıl herhalde.
Türkiye, içine kapanmış referandumla uğraşadursun dışarıda ilginç ekonomik gelişmeler yaşanıyor. ABD ekonomisinin ikinci kez dibe yuvarlanacağı yolunda beklenti açıklayan iktisatçıların sayısı artmaya başladı. Gerçekten de son dönemde ABD ekonomisinden gelen haberler pek iç açıcı değil. İstihdam sorunu devam ediyor, talep beklendiği gibi canlanmıyor, ekonomideki toparlanma tersine dönme eğilimleri gösteriyor. Buna karşılık dolar beklendiği gibi değer kaybetmiyor.
Japonya’nın ikinci çeyrek büyümesi beklenenin altında çıkınca Çin GSYH büyüklüğü olarak Japonya’yı geçip ABD’nin ardından dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna geldi. 20 yıla yakın süredir bir türlü toparlanamayan Japon ekonomisi sonunda üçüncü sıraya geriledi. Bir süreden beri beklenen bir gelişmeydi bu. Çin, yılda yüzde 10 dolayında büyürken Japonya büyümeden duruyordu. Japon ekonomisindeki sorunlara karşın yen, değer kazanıyor.
Avro bölgesi, işlerin iyi gitmediği dönemi atlatmış gibi görünüyor. Gerek bankalara uygulanan stres testi sonuçları, gerekse gelen ekonomik veriler avro ekonomilerinde bir iyileşme olduğunu ortaya koyuyor. Batması beklenen Yunanistan toparlanma sürecine girmiş görünürken batacağı düşünülen Portekiz ve İspanya’da beklenen olumsuz gelişmeler yaşanmadı. Buna karşılık avro, düşüşünde gösterdiği hızı toparlanmasında gösteremiyor. Hatta tam tersine avronun önümüzdeki dönemde daha da gerileyeceği öngörülüyor.
Eskiden ‘Bir ekonomi güçlüyse parası da güçlüdür’ diye yaygın bir kanı vardı.
Son gelişmeler bu kanıyı neredeyse tersine çevirecek gibi bir görünüm sergiliyor. Gücünü kaybeden ekonomilerin parası güçlü duruyor, gücünü yeniden kazanmaya başlayan ekonomilerin parası ise gücünü kaybediyor.
Eskiden olduğu gibi artık ekonominin gücüne ya da toparlanmasına bakarak bir dövize yatırım yapıp kazançlı çıkmak kolay değil.
Yani ortada önemli bir karışıklık var. Bunun, spekülatif yaklaşımları da kapsayan birçok nedeni var kuşkusuz.
Uzunca bir süre 1150 ile 1200 dolar/ons düzeyinde dalgalanan altın fiyatları son dönemde 1200 doları geçti ve 1200 ile 1250 dolar/onsa bandına yerleşti. Gelen bilgiler bazı spekülatörlerin portföylerinde altın ağırlığını artırdıkları yönünde. Bu durumda rezerv para niteliğindeki paraların değerleri kafa karışıklığına yol açtığı için bir yandan altına talep artıyor ve altın fiyatları yükseliyor, bir yandan da altın fiyatları yükseldikçe talep daha da artıyor ve altın fiyatları biraz daha yükseliyor. Yani altın fiyatlarındaki gelişme spekülatif alışlara, spekülatif alışlar da altın fiyatlarının artmasına yol açıyor.
Biz burada referandumla uğraşırken önümüzde ilginç bir dönem uzanıyor. İnsanları spekülatif yatırımlara adeta sürükleyen bu dönemde çok para kazanan olacağı gibi çok da kaybeden olacak.

